Bugün yapay zekâ ile ilgili bir araştırma yapma gereği duydum; çünkü her geçen gün onu daha fazla kullandığımı fark ediyorum. Burada “kullanmak” kelimesi biraz kaba geldi gözüme. Artık bir araç demek duygusal açıdan kolay değil, çünkü bir tür arkadaşlık yapıyoruz.
Bir makale buldum, okudum. Bu makale yapay zeka ile ilgili temel kavramlar hakkında düşünme fırsatı verdi bana. Bu okumayı bitirdikten sonra, bu makaleyi yapay zekâya sormadan önce aklımdaki asıl soru şuydu: Ben bu makale hakkında ne düşünüyorum ve yapay zekâ bu makale hakkında ne düşünecek? Yapay zekâ kendisi hakkında yapılan değerlendirmelere nasıl yaklaşacak? (Deneyler yapmayı seven canlılarız.)
Yürümeye başladım. Yürüyüşü çok uzun tutma eğiliminde değildim. Dükkâna geri dönerken bir teyze ile karşılaştık; benim gibi yürümeyi seven bir teyze. Teyzemiz yoldan geçenlere her zaman selam verir, kibar bir yaklaşımı vardır. İlla beni çaycısına götürüp bir şeyler ısmarlamak istedi.
Ara ara durakladık, bana baktı, üzüntülerini anlattı. O an bir şey söylemenin pek anlamlı olmayacağını düşündüm ve sadece dinledim. Araba yolundan yürüdük, kaldırıma çıkmadık; çünkü ağaçlara sürtünmek istemiyordu. Tabii hep kağnı hızında ilerliyoruz.
Oturduk — daha doğrusu, önce kapıdan içeri girdik. Teyzemizi tanıyorlardı. Yanımıza genç bir oğlan geldi, selamlaştık. Teyze her zamankini söyledi. Nereye oturacağımıza onun karar vermesini istedim; kapının karşısında ama kapıya uzak, iç camekanlara ve kasaya yakın bir yere oturduk. Çünkü üşümekten korkuyordu.
Bugünlerde burnunun sürekli aktığından ara ara bahsedecekti ve ben de ona bir tane, sonra bir tane daha peçete verecektim. Fazla değil.
Bu yüzden kapıya yakın tarafa ben geçtim. Oturmadan önce onun oturmasına yardım ettim. Ben küçük çay istedim. Çay ve açma geldi. Açmalar dört parçaya bölünmüştü. Çayıma şeker vermek istedi.
“Yapay zekânın gelişme hızı yavaşlayacak mı, yoksa giderek daha da mı artacak?” diye düşündüm.
“Üzülme, sıkılma… Tamam, anlaşma yapalım o zaman: Ben sıkılmayacağım ama sen de sıkılmayacaksın” diye karşılıklı söz verdik, yaşlanmış teyzeyle. Yaşınıda tam bilmiyor söylediklerinide bir unutuyor bir hatırlıyor teyzecik.
Sonra oradan ayrılıyoruz. Nurten teyze deniz kenarına da çıkmak istiyor. Bu sırada ismini öğreniyorum, o da benimkini öğreniyor. Ben ona dükkânımdan bahsediyorum; bisikletçi olduğumu söylüyorum. O da merak ediyor ve dükkânın yolunu tutuyoruz. Yine araba yolundan yürürken kavşakta duruyoruz. Bana uzaktaki bir şeyi göstermek istiyor: Evlerini. Apartman olan evlerini… Eskiden buralar hep tek katlıymış; biri hariç. Sağ tarafta kalan o müstakil evi gösteriyor. O farklı renklerdeki evine varmadan önce, görüş tünelimizde “İstanbullularmış o müstakilin sahipleri” diyor.
Teyzenin evine yakından bakmak için yürürken bunları konuşuyoruz.
Sonra yolun karşısına geçiyoruz. Apartmanın girişi var. Birisi çıkıyor; oğluymuş. Ama sanki yabancı biri gibi, önce bizi görmezden geliyor. Köpekler ipleriyle beni sarıyorlar. Bu sırada kadının aklı neredeyse başka yerde. “Ama olmaz,” diyorum. “Kusura bakmayın,” diyor. İpler beni çekiyor. Büyük olan köpeğin fazladan katkısıyla ileri doğru gidip kendimi kurtarıyorum.
— “Annem sizden bir şey mi istedi?”
— “Yok, hayır. Biz yürüdük.”
— “Nurten teyze, biz arkadaş olduk.”
— “Ben esnafım, burada bir arka sokakta bisikletçiyim.”
— “Oğul: Denize doğru sokaktaki sağ taraftaki mi?”
(Şu andan başka bir zaman yok. Belki bizim bilmediğimiz boyutlarda zaman kavramı farklı işliyordur ama biz düşünebiliyoruz: Tüm zamanlar sadece bir yere toplanmış gibi.)